HAYAT - ÖLÜM ÇİZGİSİNDE ŞEHİTLİK MERTEBESİ

       "Ey şehid oğlu şehid! İsteme benden makber, Sana âğûşunu açmış, duruyor peygamber"

Sevgili Ziyaretçilerimiz;
Bu sayfayı Şehitlerimize bir vefa ve minnet borcumuzu biraz olsun ödemek için yaptık tabi ki Şehitlerimizi bu kadar küçük bir sayfaya sığdırmamız mümkün değil ancak eldeki imkanlar dairesinde ancak bunları yapabildik. Şayet sizlerinde arşivinde şehitlerimizle ilgili dökümanlar varsa eğer, sitemize ulaştırabilirsiniz.
Şehitlerimizle ilgili animasyonları izlemek için animasyonun ismine tıklayabilirsiniz
Bozkırlı Şehitlerimiz

Bozkırlı Şehitlerimiz 1

Bozkırlı Şehitlerimiz 2
Animasyon 1

Animasyon 2


Animasyon 3

Animasyon 4
"BAYRAKLARI BAYRAK YAPAN ÜSTÜNDEKİ KANDIR, TOPRAK UĞRUNDA ÖLÜNÜRSE VATANDIR"

       Kurtuluş Savaşı'nda hiçbir ırk, mezhep ayırımı gözetmeden tam 253 bin şehidimizin al kanlarıyla yoğrulan bu mübarek vatan toprakları öyle mukaddestir ki , her taşı bir mâbed-i imandır, her karış toprağı Kâbe eşiği gibi öpülüp koklanır. Aslında ona ihanet edenler bile bunun farkındadır da, fitne kök salmıştır bir kere kafalarında. Farkında olmasalar, her türlü ihanetleri sebebiyle yurt dışına kaçarak aynı hainliklerine oralarda da devam ederken ölenler bile, "cenazemi vatan topraklarına gömün" diye vasiyet ederler mi hiç? Uğrunda can veren şehidini, Peygamberin kucak açıp beklediği bu mübarek vatan toprakları üzerinde tarihler devirdik, tarihler kurduk Türkü'yle, kürdü'yle, laz'ıyla çerkez'iyle... Sünnî'siyle, alevî'siyle... Aynı toprak , aynı bayrak uğrunda can cana olduk siperlerinde. Kanlarımızı sebil ettik, fakat vatanın namusunu çiğnetmedik, bayrağı yere düşürmedik; minarelerden ezanı, camilerden Kur'an-ı dindirtmedik. Birlikte yatıyor hep şehitlerimiz bu toprakların kara bağrında koyun koyuna.

Ne güzel ifade etmiş bu toprakların niceliğini Necmettin Halil Onan: "Dur yolcu!.. Bilmeden gelip bastığın Bu toprak, bir devrin battığı yerdir. Eğil de kulak ver: Bu sessiz yığın Bir vatan kalbinin attığı yerdir. Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda Gördüğün bu tümsek, Anadolu'nda İstiklâl uğrunda, namus yolunda Can veren Mehmed'in yattığı yerdir. Bu tümsek, koparken büyük zelzele Son vatan parçası geçerken ele Mehmed'in düşmanı boğduğu sele Mübarek kanını kattığı yerdir. Düşün ki: Haşrolan kan, kemik, etin Yaptığı bu tümsek amansız, çetin Bir harbin sonunda bütün milletin Hürriyyet zevkini tattığı yerdir." Şairin de dediği gibi anlatılması bile çok güç olan bir kurtuluş savaşı sonunda kadın-erkek topyekün bir milletin haşrolan kanı, kemiği, eti; dağlar gibi tümsekler meydana getirmiş, ama sonunda da hürriyyet ve bağımsızlığın zevkini tattırmış; şânını, şerefini yaşatmıştır.
DÜNYANIN AHİRETİ DE VAR MUHAKKAK BİR GÜN...

       "Allah'ın haram kıldığı insan öldürme fiiline yaklaşmayın." (İsra, 33) "Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lânetlemiş ve büyük azap hazırlamıştır." (Nisâ, 93) "Doğrusu Biz diriltiriz, Biz öldürürüz, dönüş ancak Bizedir." (Kâf, 43) "Kendinizi, kendi elinizle tehlikeye atmayın..." (Bakara, 195) "Sizden önce geçen ümmetlerden birisi içinde bir kişi vardı. Onun (vücudunda ) bir yarası vardı. Onun elem ve ızdırabına dayanamayıp bir bıçak almış da onunla elini kesmişti. Fakat kan bir türlü durmamış, nihayet ölmüştü. Allah Teâlâ; "Kulum kendi kendisine (ölüme teşebbüs ederek) Benim önüme geçti. Ben de ona cenneti haram kıldım." (Hadis-i Şerif: Tecrid-i Sarih Tercemesi, C.9, S.192-193, Hadis No: 1413) "Kim kendisini yüksek bir yerden atarak öldürürse; o kimse cehennem ateşinde de ebedi ve devamlı şekilde kendini atarak azap olunur. Zehir içerek kendisini öldüren kimse de , cehennemde devamlı zehir içerek azap görür. Kendisini bir demir parçası ile öldüren kimse ise, cehennem ateşinde devamlı elindeki demiri karnına saplayarak azap olunur."

(Hadis-i Şerif: Buhari; Cenâiz 84; Tecrid-i Sarih Tercemesi, 12/96, Hadis No: 1940) "Sizden hiç kimse sakın ölümü temenni etmesin . Çünkü o sâlih bir kimse ise, hayatta oldukça iyiliklerinin artması umulur. Şayet kötü bir kimse ise, tevbe edip Cenab-ı Allah'ın rızasını kazanması umulur" (Hadis-i Şerif: Müslim, Zikr 13; Nesâî, Cenâiz 1) "Ey insanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise ve bu şehriniz (Mekke) nasıl mukaddes bir şehir ise; canlarınız , mallarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur. Muhakkak ki siz, Rabbinize kavuşacaksınız ve o zaman bütün bu işlerden sorulacaksınız." (Hadis-i Şerif: Buhârî, Megâzi 77 ) Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şerif örneklerini çok daha arttırmak mümkün. Ancak bunlardan hiçbir yoruma mahal bırakmayan birkaçını buraya aldım. Herşey ayan-beyan ortada. Bırakınız insanın kendisini ve başkalarını öldürmesini, buna niyet edilmesinin dahi İslâm'da yeri yok. "Ebedi Cehennemlikler" hükmü altına alınmış bu gibi kişiler. Peki , bütün bu hükümler ortadayken neden bu zâlimlikler? Çünkü dînî inanışlar yok olmuş, insanî ve vicdanî duygular kararmış; ırkî hırslar, dînî hükümlerin önüne geçmiş. "Duâ ve ibadet olmasaydı, ben çoktan çıldırırdım" diyor Mahatma Gandhi. "Mûtedil, kuvvetli bir inanca sahip olan dindar bir şahıs, sinirlerini, kötülük yapma hislerini sağlam bir zırhla muhafaza etmektedir" diyor, Mazhar Osman. Bunları idrak edebildiği gün insanlık, karanlıklar gündüzler gibi aydınlık, gündüzler de cennet bahçeleri gibi mutlu ve huzurlu olacaktır.

NEDİR İSTENEN BU MAZLUM MİLLETTEN?

       Doğu ile Batı'yı birleştiren, Asya ile Avrupa'yı buluşturan bir köprü durumundaki ülkemiz, konumu itibariyle dünya coğrafyasının en önemli noktasında bulunuyor. Karadeniz'den Akdeniz'e, Ege'ye ve okyanuslara açılan iki kapıdır İstanbul ve Çanakkale boğazları. Ne ticaret gemileri işler, ne de uçak gemileri geçer bu kapılar açılmadan. Petrol rezervleri yönünden dünyanın en zengin bölgeleri olan Ortadoğu ve Ortaasya ülkeleriyle din bağımız, kan bağımız, kültür bağımız var. Üç tarafı denizlerle çevrili; suları gür ve berrak akan nehirlerimiz, bereketli topraklarımız, güneşi ve karı üzerinden dört mevsim eksik olmayan denizlerimiz-dağlarımız, gittikçe büyüyen yatırımlarımız ve en önemlisi vatanına-milletine, Kur'an'ına-Ezanına, Devletine-Bayrağına âşık insanımız var. Birliği-Beraberliği bozulmazsa eğer, dünyanın en güçlü devletleri arasındaki yerini alacak. İşte bunu gören şer güçler hiç boş durmadılar bugüne kadar ve bugün de durmuyorlar. Dün, kardeşi kardeşe kırdırmanın sinsi planlarıyla askerimizi-polisimizi, öğretmenimizi-imamımızı, ihtiyar ninelerimizi-dedelerimizi, kundaktaki çocuklarımızı şehit ettiler; köylerimizi yatktılar, bir lokma ekmek peşinde koşan insanlarımızın iş yerlerini harabeye çevirdiler. Okulda okuyan masumları, hastanede derman bekleyen çaresizleri kurşuna dizdiler. Tam otuzbeşbin canı, candan kopardılar, ama yine birliğimizi bozamadılar, cennet vatanımızın bir karış toprağını parçalayamadılar. Kıyamete kadar da bozamazlar ve parçalayamazlar.

DUR VE DÜŞÜN!..

       Bu satırları okuyunca dur ve bu toprakların nasıl vatanlaştırıldığını, bu Cumhuriyet'in nasıl kurulduğunu düşün. Tüylerin diken diken olsun, kalbin küt küt atsın, beynin zonklasın. İstiklal Marşı şairimiz Mehmed Akif ERSOY'un, "Enbiyâ yurdu bu toprak, şühedâ burcu bu yer, Bir yıkık türbesinin üstünde, Mevlâ titrer" dizeleriyle kudsiyyetini çok güzel ifade ettiği bu mübarek vatanının dirliğini, milletinin birliğini bozmak isteyenlere fırsat verme. Bu kutsal topraklar üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne sahip çık. Din, vatan ve millet aleyhtarı çeşitli ırkî mulâhazalarla birliğine gözdiken bozgunculara; çeşitli mezhep ve dînî mulâhazalarla arana fitne salmak isteyen fitnecilere yüz verme. Silahlı terör eylemleriyle vatanını parçalamak isteyenlere, veya her fırsatta dînî ve millî birliğine saldıranlara, veya kendilerinden başka kimseyi düşünmeden çalıp-çırpıp yurtdışına kaçanlara, ya da kaçamayıp yurtiçinde kalanlara; fakir-fukara, yetim, tüyü bitmemiş demeden çeşitli hilelerle Devletimizi soyarak ekonomimizi zaafa uğratma gayreti içinde olanlara karşı uyanık ol. Hatta senin ödediğin elektrik, su parasını ödemeyerek kaçak kullananlara mâni ol. "Büyük soygunların yanında bunların lafı mı olur ?" düşencesinde olma. Unutma ki, küçük hırsızlıklar, büyük hırsızlıklara açılan kapıdır. Bu vatan senin, bu devlet senin, bu millet senin, bu bayrak senin. Eğer sen sahip çıkarsan sen vatansız, devletsiz, milletsiz, bayraksız, Kur'an'sız, ezansız kalmayacaksın. Yüce Allah hiç kimseyi vatansız, devletsiz, milletsiz, bayraksız; Kur'an'sız ve ezansız bırakmasın. Silahlı, ekonomik ve sözlü her türlü tedhiş ve terörle bu millete ihanet edenler zannediyorlarmı ki yaptıklarıyla huzur içinde yaşayacaklar? Bu gibilerin hayatlarına bakınız lütfen! Kimisinin vatan hasreti bir kor gibi yakar gönüllerini de, "Cenazemi vatanımın topraklarına gömün" diye sayıklar durmadan. Kimisinin vicdanları sıkar, kemirir beyinlerini, bbedenlerini. Bu mazlum, bu cefâkâr, bu vefâkâr milletin bırakınız canına kast etmeyi; milyarlarını, trilyonlarını gasp etmeyi; bir damla kanını akıtanların, bir kuruşunu dahi haksız yiyenlerin sonu hep hüsranla neticelenmiştir ve neticelenecektir. etmeyi; bir damla kanını akıtanların, bir kuruşunu dahi haksız yiyenlerin sonu hep hüsranla neticelenmiştir ve n Yaşayan varlıkların sahip olduğu en değerli şey candır. Türk dilinin, "Önce can, sonra cihan" şeklinde ifadeye döktüğü bu Yaşayan varlıkların sahip olduğu en değerli şey candır. Türk dilinin, "Önce can, sonra cihan" şeklinde ifadeye döktüğü bu gerçek şüphe yok ki, bütün dillerde benzer ifadelere bürünmüştür. Varlık planına çıkmasında herhangi bir etkisi olmayan, kendini doğumla birlikte "hayatın içinde" bulan insan, hayatı yalnızca kendinin sahibi olduğu ve hiç kaybetmek istemediği bir değer olarak algılama eğilimindedir. Fakat her şeye rağmen ölüm kaçınılmaz bir olgu olarak hayatın karşısına dikilmektedir.


İnsanlığın tarihi şekillendiren etmenlerin mayasında, hayatın ve ölümün ne olduğu sorusunu cevaplandırma çabaları yer alır. Hayatı ve ölümü var eden kuvvetin ne olduğu meselesi de bu sorunun esasını oluşturmaktadır. Bütün semavî dinler insanlara bu sorunun cevabını sunan ilahî sistemlerdir. İlahî vahyin insan planına yönelik son tecellisi olan Kur'an, son hak din olarak hayatı ve ölümü var eden kudretin, herşeyi var eden Allah olduğunu ilân eder. Bununla da yetinmez, insanlığı asıl yaratılış amacına yönlendirirken, bu konuda onun karşısına çıkacak engelleri ortadan kaldırır. Aklın önünü aydınlatır. Ona kullanacağı sağlam veriler sunar ve böylece sağlam sonuçlara ulaşmasını sağlamayı amaçlar. "Mutlak hükümranlık elinde olan Allah'ın şanı yücedir ve O'nun gücü her şeye hakkıyla yeter. O, hanginizin daha güzel işler yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir. Çok bağışlayıcıdır."(1) "O diriltendir, öldürendir. Ancak O'na döndürüleceksiniz."(2) Kur'an hayatın ve ölümün Allah'ın eseri olduğunu pek çok ayette vurgularken, hayat verme ve öldürmenin ise sadece tekniğine değinmektedir. İşin temelinde ruhun bedene "üflenmesi" ve bedenden ayrılması yatmaktadır. "Allah, yarattığı herşeyi güzel yapan ve ilk başta insanı çamurdan yaratan, sonra onun soyunu bayağı bir suyun özünden yaratan, sonra da onu şekillendirip ve ona ruhundan üfleyen...dir"(3) "Allah ölen insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar. Diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır. Şüphe yok ki, bunda düşünen toplum için ibretler vardır."(4) Ne var ki, ruh hakkında da bilgimizin sınırlı olması sebebiyle, hayat ve ölüm olayı bir yönüyle insan için hep sır olarak kalacaktır. Kur'an bu noktayı şöyle ortaya koymaktadır. "(Ey Muhammed!) Sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki, 'Ruh Rabbimin emrindendir. Size bu konuda pek az ilim verilmiştir."(5) Yaratıcı kudret, hayatın ve ölümün sırrı konusunda son sözü kendine saklamış, ama insana bazı işaretler vererek de onun merakını adeta kamçılamıştır. ALLAH DİLEMEDİKÇE HAYAT DA, ÖLÜM DE OLMAZ "Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye ölüm yoktur. O, vadesiyle yazılan bir yazıdır."(6) Sebep ne olursa olsun, her şeyde olduğu gibi, ölümde de O'nun izni şart. Bu noktada, kader konusunun girift soruları ard arda sıralanabilir. Fakat, hangi açıklamalar yapılırsa yapılsın, ne tür yorumlara gidilirse gidilsin, varılacak sonuç aynıdır. Ne yerde, ne gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabb'inden gizli kalmaz"(7); "Hiçbir yaprak düşmez ki, Allah onu bilmesin."(8) Hayat ve ölüm alanının müdahale edilemezliği bu kadarla da kalmaz. İnsanın gaybı bilme konusundaki çaresizliği ölümünün vakti konusunda da onun yakasını bırakmaz. "Hiçbir kimse nerede öleceğini bilemez"(9)

ÖLÜM-HAYAT İKİLEMiNDE ASLOLAN HAYATTIR

       Her gün sayısız hayat ve sayısız ölüm gerçekleşiyor. Hayat "hazır" bulunduğu için üzerinde fazla durulmuyor. Fakat ölüm bir şeylerin elden, gönülden, aile hayatından çıkması demek. "Ele geçirdiği"nin pek farkında olmayan insan, "yitirdiği"ne dayanamıyor. O şaşkınlıkla ölüme "yok oluş" damgasını vuruyor. İşte bu, materyalist dünya görüşünün ölüm noktasında şekillenmesidir. Kur'an, ölümün materyalist yorumlanma biçimini, Mekke müşriklerinin diliyle şu şekilde ifadeye koyuyor: "Dediler ki hayat, dünya hayatımızdan başkası değildir. Ölürüz de, yaşarız da. Bizi zamandan başka bir şey helak etmiyor."(10) Aynı anlamdaki bir başka ayet te şudur: "Hayat ancak bizim dünya hayatımızdır. Ölürüz de, yaşarız da. Biz öldükten sonda diriltilecek değiliz."(11) Ölüme getirilen bu yoruma Kur'an'ın cevabı net ve kesindir. "Halbuki bu konuda onların hiçbir bilgisi yoktur. Onlar sadece (öyle) zannediyorlar."(12) Demek ki, ölüm yok oluş değildir. Ölüm hayatın bir tür yapı değişikliğine uğramasıdır. İnsan planında hayat, Hz. Adem ile birlikte başlayan, ölüm ötesi hayatla süren bir çizgidir. Ortasında ölüm noktasının bulunduğu, yarısı bir renkte, diğer yarısı başka bir renkte olan bir çizgi. Değişik bir ifade ile, şimdiki konumumuza göre, hayatın bir beri yakası var, bir de öte yakası... İlahî nizam; hayatın beri yakasını önemser. Çünkü asıl hedef olan öteki yakaya çıkış, beri yakadan olacaktır. Bu sebeple, bireyin hayatı temel amaç itibariyle İsrailoğullarına (Tevrat'ta) şöyle yazdık: "Kim bir kimseyi, bir cana, yahut yer yüzünde fesat çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onun hayatını kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur." (13) Başkasını öldürmek gibi, kendi canına kıymak (intihar) da yasaktır, büyük bir günahtır.(14)

ÖLÜMÜ GÜZELLEŞTİREN AMAÇ: ALLAH KELİMESiNiN YÜCELTİLMESİ

       Hayata böylesine önem veren ve adından başlayarak her şeyi ile barış dini olan İslâm müslümanlara, sadece bir durumda, haksızlığı ve saldırıya uğradıkları zaman kendilerini ve inançlarını savunmak, böylece Allah'ın adının yücelmesi ülküsüne hizmet etmek amacıyla saldırgan tarafa karşı direnç göstermeyi, gerekirse savaşmayı, hatta bu uğurda ölmeyi istemektedir. Böylesine yüce bir amaç uğruna, gerektiğinde hayatını ortaya koyacak mümine elbette bir mükâfat verilmeli ve bu mükâfat, onun yaptığı iş oranında büyük ve yüceltici olmalıdır. Şehitlik makamı işte bu mükâfatın adıdır. Davalar önemlerini ve büyüklüklerini kendilerini oraya koyan etkenlerden ve güttükleri amaçtan alırlar. Müslüman için en büyük ideal, Allah kelimesinin yüceltilmesidir. İşte bu idealin gerçekleşmesi bazan insanın en kıymetli şeyini, canını feda etmesini gerekli kılar. Kur'an'ın ortaya koyduğu müslüman modeli, böyle durumlarda en küçük bir tereddüt göstermeden gerekeni yapar. Çünkü o, inanıp bağlandığı, hayat düsturu edindiği kitabın ve onu Allah'tan alıp tüm insanlığın yararlanmasına sunan yüce Peygamberin şehitler ve şehitlik makamı hakkındaki yüceltici ifadelerin, büyük müjdelerini bilmektedir. Bu sebeple o, Allah yolunda, din yolunda, kutsal değerler uğurunda ölmeye, şehitlik makamına ermeye aday bir insandır.